| | ||||||||||||
| ANASAYFA | HABER ARA | FOTO GALERİ | ANKETLER | SİTENE EKLE | RSS KAYNAĞI | ||||||||||||
| ||||||||||||
MENÜHABER ARAEN ÇOK OKUNANLARSON YORUMLANANLAR |
EĞİTİM SEN YÜKSEKÖĞRETİM BÜROSUEĞİTİM-SEN YÜKSEKÖĞRETİM BÜROSU
16-17 Ekim 2009 tarihlerinde Eğitim Sen Genel Merkezi'nde gerçekleştirilen Üniversite Temsilciler Kurulu Toplantısı sonuç raporu yayınlandı.
EĞİTİM-SEN YÜKSEKÖĞRETİM BÜROSU ÜNİVERSİTE TEMSİLCİLER KURULU TOPLANTISI 16–17 Ekim 2009 Eğitim-Sen Genel Merkezi/Ankara Eğitim Sen’in 3. Olağan Genel Kurulu’nda alınan karar gereğince Merkez Yönetim Kurulu tarafından Nisan 2009’da çıkarılan yönetmelikle kurulan Yükseköğretim Bürosu’nun Üniversite Temsilciler Kurulu ilk toplantısını 16–17 Ekim tarihlerinde Eğitim Sen Genel Merkezi’nde gerçekleştirdi. Türkiye’nin farklı üniversitelerinden üniversite temsilcisi olarak 55 üniversite çalışanının (akademik ve idari-teknik personel) ve Merkez Büro üyelerinin katıldığı toplantıda Eğitim Sen Genel Örgütlenme Sekreteri Mustafa Ecevit’in yaptığı bilgilendirmenin ardından Eğitim Sen Genel Başkanı Zübeyde Kılıç ve KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek tarafından açılış konuşmaları yapıldı. Divanın oluşturulmasından sonra daha önceden belirlenmiş gündem çerçevesinde serbest sunum ve tartışmalara geçildi. İki gün boyunca yapılan tartışmaların ana teması; Bologna sürecinde YÖK eliyle yükseköğretimin gerici-piyasacı biçimde dönüştürülmesi ve bu dönüşüme karşı müdahale olanakları, bu süreçte Eğitim Sen’in oynayacağı rol, geliştireceği politika ve stratejiler oldu. Eğitim Sen’in üniversiteler düzeyindeki örgütlülüğünün ve etkinliğinin artırılması için yapılması gerekenler, bu bağlamda Yükseköğretim Bürosu’nun yapısı ve işleyişi üzerine tartışmalar yürütüldü. Sunum ve tartışmalar doğrultusunda ortaya konulan; YÜKSEKÖĞRETİME DAİR TESBİT ve ÖNERİLER Türkiye üniversiteleri, aradan geçen 28 yıla rağmen hâlâ 12 Eylül askeri rejiminin ürünü olan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından yönetilmektedir. “Türk-İslam Sentezi”ne dayalı otoriter-militarist bir zihniyetin yansıması olan YÖK, kuruluşundan bugüne üniversiteleri bir yandan resmî ideoloji doğrultusunda denetim altında tutmaya çalışırken diğer yandan sermayenin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tasarımlama çabasında olmuş; yükseköğretimde ticarileşmenin önünü açmıştır. Bu minvalde YÖK, üniversitelerin piyasalaştırılması/ticarileştirilmesi yolundaki fonksiyonunu günümüzde, Dünya Bankası’nın dayatmış olduğu eğitim reformu projeleri, Avrupa’da ortak bir yükseköğretim alanı yaratmayı hedefleyen Bologna süreci, Lizbon Stratejisi ve TÜSİAD gibi sermaye çevrelerinin istekleri doğrultusunda derinleştirerek ifa etmeye devam etmektedir. Nitekim TÜSİAD’ın çeşitli akademisyenlere hazırlatmış olduğu 1994, 2003 ve 2008 tarihli yükseköğretim raporları ile YÖK’ün 2007 yılında hazırlamış olduğu “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” başlıklı rapor karşılaştırıldığında birbirleriyle tamamen örtüştüğü göze çarpmaktadır. Bu süreç üniversiteleri sermayeye/egemen sınıflara hizmet eden kurumlar haline getirirken, bilimi metaya dönüştürmektedir. “Mali özerklik” kavramının içeriği çarpıtılarak kamusal kaynaklarla finanse edilen bilimsel faaliyetin yerini şirketlerin sponsorluğunda yapılan kâr amaçlı projeler, sertifika ve uzaktan eğitim programları, paralı lisans ve lisansüstü programlar almıştır. Bilim-sanayi/endüstri işbirliği adı altında gündeme getirilen Ar-Ge faaliyetleri ve teknoparklar, kamunun araştırma-geliştirme potansiyeline hiçbir katkı sunmadığı gibi sermaye kesimine kayıt dışı, düşük ücretli, esnek istihdam imkânları sunan ve vergi kolaylıkları sağlayan birimler olmuştur. Özel/vakıf üniversitelerinin sayısı artarken; kamu üniversiteleri de artık paralı hale gelmiştir: Yüksek oranlı harçlar, zorunlu bağışlar, kredi kartı biçiminde öğrenci kimlikleri, paralı yurtlar, ikinci öğretim programları, yaz okulları, üniversite hastanelerinde paralı muayene ve tedavi vs. Son olarak YÖK, “üniversite danışma kurulları” oluşturarak, TÜSİAD’ın söz konusu raporlarında sıklıkla dile getirilmiş olan kamu üniversitelerinin mütevelli heyetleri aracılığıyla yönetilmesi önerisini hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bu girişim asıl olarak, sermaye kesiminin üniversite yönetiminde asıl söz sahibi olması anlamına gelmektedir. Nitekim sanayi ve ticaret odası başkanları gibi sermaye kesiminden temsilciler danışma kurullarında yer alırken, sendikalar ya da öğrenci dernekleri gibi üniversite bileşenlerinin öz-örgütlenmeleri bu yapının dışında bırakılmıştır. Esasen YÖK, üniversite bileşenlerin demokratik örgütlenmesine düşman bir zihniyetin temsilcisidir. Üniversiteleri sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda yeniden yapılandırma girişimleri, son dönemde Dünya Bankası tarafından dayatılan eğitimde reformu projeleri ve Avrupa yükseköğretim alanı yaratmayı hedefleyen Bologna Süreci çerçevesinde yeni bir görünüm kazanmıştır. Son olarak YÖK, üniversitelerde danışma kurulları adı altında oluşturmak istediği mütevelli heyetleri ile üniversite yönetiminde sermayeyi asıl söz sahibi yapacak bir uygulamayı hayata geçirmeye çalışmaktadır. Söz konusu dönüşüm, üniversitedeki istihdam biçimlerini de etkilemiş, birçok hizmet taşeronlaştırılmıştır. Taşeronlaştırılan birimlerdeki emekçiler, iş güvenliği ve sağlığı açısından oldukça kötü koşullarda düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Öte yandan bu süreç, başta araştırma görevlileri olmak üzere akademik ve idari-teknik personelin iş güvencesini tehdit eden boyutlara ulaşmıştır. İdari-teknik hizmetler kadrolu olmaktan çıkarılarak kamuoyunda 4/b ve 4/c uygulaması olarak bilinen sözleşmeli personel rejimi kurumsallaştırılmakta, hatta kadrolu çalışanlar da sözleşmeli personele dönüştürülmektedir. Bu uygulamaların yanı sıra araştırma görevlileri bakımından 50/d uygulamasını genişleterek iş güvencesini ortadan kaldırma yahut rekabeti artıracağı gerekçesiyle öğretim üyelerine performansa dayalı ücretlendirme sistemi getirme ve bunu özel dernekler ve vakıflar aracılığıyla denetleme girişimleri esasen yükseköğretimin Dünya Bankası, Avrupa Birliği ve TÜSİAD’ın önerileri üzerinden yeniden yapılandırılmasının adımlarıdır. Diğer taraftan bugün üniversitede ifade ve örgütlenme özgürlüğü ciddi bir biçimde ipotek altındadır. Çünkü YÖK’ün merkezinde yer aldığı Türkiye üniversite sistemi her türlü eleştirel/muhalif sesi kesmek üzere kurgulanmıştır. Dolayısıyla gerek siyasal iktidar temsilcilerinin gerekse üniversite yönetimlerinin her akademik yıl açılışında ağızlarında sakız gibi çiğnedikleri “üniversitede özgürlük” söylemi bir kandırmacadan ibarettir. Otoriter-merkeziyetçi-hiyerarşik bir zihniyetin iz düşümü olan disiplin yönetmelikleri, YÖK kurulduğu günden bu yana üniversite bileşenleri üzerinde Demokles’in kılıcı misali sallanmakta; resmi/egemen ideolojiyi ve egemenlerin siyasetlerini açıktan eleştiren, sorgulayan yahut onlara itiraz eden bireyler marjinalleştirilerek üniversite dışına itilmektedir. Bu bağlamda hükümetin “Kürt sorununda demokratik açılım” politikasını hayata geçirmeye çalıştığı bir süreçte, Kürt sorununun ele alındığı bir televizyon programında ileri sürdüğü görüşler nedeniyle akademisyen Özgür Sevgi Göral’ın ataması, daha önce sözleşmeli olarak ders verdiği Yıldız Teknik Üniversitesi’nde açılan öğretim üyesi kadrosu sınavını kazanmasına rağmen yapılmamaktadır. Yine açılım bağlamında üniversitelerde “Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü” kurulması tartışmaları neticesinde YÖK’ün bu bölümler yerine “Yaşayan Diller Enstitüsü” kurma kararı vermesi, bu konudaki samimiyetsizliğinin bir göstergesidir. Öte yandan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasından sonra yaptığı atamalarla kompozisyonu değişen YÖK, özellikle yeni açılan üniversitelerde büyük bir hızla gerici kadrolaşmanın önünü açan uygulamalara imza atmıştır. Bu dönemde YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan önüne çıkan her fırsatta “YÖK’ün merkeziyetçi yapısından şikâyetçi” olduğunu vurgulamayı adet edinmiş, ancak bugüne kadar söz konusu söylemle çelişen birçok uygulamayı hayata geçirmiştir. Dolayısıyla üniversite özerkliğine müdahale niteliğindeki uygulamalarına her gün bir yenisini ekleyen YÖK’ün başındaki kimsenin akademik özgürlük ve özerklikten dem vurması sadece göz boyamadan ibaret olduğu aşikârdır. Bu tablo karşısında üniversite emekçilerinin üzerine düşen görev; devletten, sermayeden ve her türlü iktidar odağından bağımsız özerk-demokratik üniversite mücadelesini sürdürmektir. YÖK’ün merkezinde yer aldığı gerici ve piyasacı proje, Türkiye üniversitelerini eşit ve özgür bir geleceğe taşıyabilme niteliğinden yoksundur. Bu süreci tersine çevirebilecek olan şey, tüm üniversite bileşenlerinin ve özerk-demokratik üniversite talebine duyarlı bütün toplumsal kesimlerin ortak ve örgütlü mücadelesidir. Üniversite emekçilerinin bir parçası olduğu Eğitim Sen ise, söz konusu mücadelenin temel aktörü konumundadır. İşte bu sürece Eğitim Sen’den doğru güçlü bir müdahalenin zemini ve olanaklarını yaratmanın aracı olarak oluşturulan Yükseköğretim Bürosu gelecek dönemde şunları gündemine almalı ve faaliyetler yürütmelidir: 1. Yükseköğretimde Bologna süreci ile bağlantılı olarak yaşanan neo-liberal dönüşüm karşısında mücadele stratejileri geliştirilmelidir. Bu anlamda: a. YÖK ve TÜSİAD-EUA yükseköğretim raporlarının eleştirilerek, bu raporlara karşı alternatif bir yükseköğretim raporu hazırlanmalı, b. Bologna süreci üzerine netleşmeyi sağlayacak komisyonlar oluşturularak, konferans, panel vb. bir dizi etkinlik ve eylemliklerin hayata geçirilmeli, c. Bologna sürecine muhalif Türkiye dışındaki hareketler ve yapılarla iletişime geçilmeli, 2. Üniversitelerdeki dinci-cemaatçi kadrolaşma hakkında harekete geçilmeli, düzgün bir biçimde bilgi akışı sağlanarak medya yoluyla teşhir vb. yöntemlerle müdahil olunmalıdır. Bu anlamda somut bir adım olarak Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi içerisinde eğitim-öğretimi engeller nitelikteki cami meselesine ilişkin kamuoyu yaratılarak hukuki süreç başlatılmalıdır. 3. Üniversite çalışanlarının gündelik somut sorunları (promosyonlar, kreş, yemekhane, lojman, servis, izin vb.) karşısında Eğitim Sen üniversite özgülünde politikalar geliştirmelidir. Özellikle idarî personelin Yükseköğretim Personel Kanunu çerçevesinde hukukî statülerini netleştirecek çalışmalar yapılmalıdır. 4. Döner sermaye, ikinci öğretim, yaz okulu vb. uygulamaların özelleştirmeye hizmet ettiği ortaya konulmalı, bununla birlikte mevcut durum dâhilinde buralardan elde edilen gelirin eşit dağılımının sağlanması için çalışılmalar yürütülmelidir. 5. Öğrenciler ve üniversite çalışanları hakkındaki disiplin soruşturmaları takip edilmeli, bu doğrultuda Yükseköğretim Bürosu içinde disiplin soruşturmaları ile ilgili komisyon oluşturulmalıdır. Eğitim Sen, disiplin yönetmeliklerinin iç hukuk ve uluslar arası hukuk bakımından ifade ve örgütlenme özgürlüğünü engeller nitelikte olduğundan hareketle, çeşitli üniversitelerden seçilecek belli sayıda soruşturması olan öğrenci üzerinden örnek iptal davaları açmalıdır. Soruşturmaları geri püskürtebilmek amacıyla Eğitim Sen üyesi üniversite çalışanları disiplin kurullarında yer almalıdır. 6. Öğrencilerin sorunlarına müdahil olunmalı; harç, zorunlu bağış, öğrenci kimliklerinin banka kartı olarak düzenlenmesi vb. uygulamaların kaldırılması için mücadele edilmelidir. Uzun erimde üniversitelerde kısmî zamanlı öğrenci çalıştırmanın kaldırılması, bununla birlikte mevcut halde söz konusu öğrencilerin sorunlarının ele alınması için girişimlerde bulunulmalıdır. 7. Üniversitelerin halkla bütünleşmesini sağlamak amacına yönelik olara üniversite yönetimlerinde emek örgütleri ve demokratik kitle örgütlerinin temsiliyetinin sağlanması için çalışmalar yürütülmelidir. 8. Üniversite düzeyinde ayrımcılık (etnik, dilsel, dinsel, cinsel) karşıtı izleme kurulları oluşturulmalı; Eğitim Sen içerisinde bununla ilgili çalışmalar yapacak bir komisyon oluşturulmalıdır. 9. Taşeron işçilerin örgütlenmesi ve haklarının korunması için çalışmalar yapılmalıdır. Bu çerçevede üniversitelerdeki ihale anlaşmalarına müdahil olma yoluna gidilmelidir. 10. Özel- kamu ayrımını aşarak özel üniversitelerde/vakıf üniversitelerinde de örgütlenme çalışmaları yürütülmelidir (İlk adım olarak fahri üyelik yoluna başvurulabilir). Bu doğrultuda yasal mevzuatın değiştirilmesi için fiilî ve hukukî mücadele yürütülmelidir. 11. Yükseköğretime dair bir istihdam haritası ve problem envanteri çıkarılmalıdır. 12. Türkiye’de “BİLAR”, “Özgür Üniversite”, yurtdışında “İşçi Üniversitesi” gibi deneyimlerden hareketle Eğitim Sen bünyesinde akademik nitelikte yapılar oluşturulmalıdır. 13. Eğitim Sen’de yükseköğretim konusunda çalışacak bir uzman ve bir hukukçu istihdam edilmelidir. Eğitim Sen’in yükseköğretimle ilgili olarak açtığı, yürüttüğü ve kazandığı davaları içeren ayrı bir arşiv-belge havuzu oluşturulmalı, üyelerin bunlara kolaylıkla ulaşması sağlanmalıdır. Bu anlamda üniversitelerde yapılan Kurum İdari Kurulları’nda alınan kararlar ile sürdürülen ve sonuçlanmış davalar Eğitim Sen web sayfasında düzenli olarak yayınlanmalıdır. 14. İllerde üniversite şubeleri kurulmalı ya da şubelere üniversite kotası konulmalı veya üniversite işyeri temsilcilikleri adeta şubeymiş gibi etkinleştirilmelidir. Üniversite temsilciliklerine doğrudan bütçe tahsisi ve malî destek sağlanmalıdır. İşyeri temsilciliklerinin sendikal faaliyet çerçevesinde izin sürelerinin uzatılmasına dönük girişimlerde bulunulmalıdır 15. Eğitim Sen içerisinde üniversitelerin temsiliyetinin artırılması yönünde örgütsel yapıda ve tüzükte değişiklikler yapılmalıdır. Bu doğrultuda özellikle güvencesiz üniversite bileşenlerinin temsili sağlanmalıdır. 16. Kuruluş amacını yerine getirebilmesi amacıyla Yükseköğretim Bürosu salt bir danışma organı olmanın ötesinde bir niteliğe sahip olmalıdır. Bu çerçevede Eğitim Sen tüzüğünde gereken değişiklikleri/düzenlemeleri gerçekleştirecek çalışmalar yapılmalıdır. 17. Üniversite Temsilciler Kurulu üyeleri arasında yükseköğretime dair her türlü deneyimin ve sorun çözme yollarının/pratiklerinin paylaşıldığı ortak bir iletişim ağı oluşturulmalıdır.
|
GALERİ |
||||||||||
|
.:DÜİK:. Dicle Üniversitesi İzleme Komisyonu İnternet Sitesidir. Sitenin tüm hakları saklıdır.©2009
Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
||||||||||||