Bir kadrolaşma örneği
Yıldız Teknik?Üniversitesi, yarı-zamanlı hocalarını neden işten çıkardı?
01/11/2009
Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri'nde yaşananlar
YTÜ ESKİ YARI-ZAMANLI ÖĞRETİM GÖREVLİLERİ
Yıllarca yarı-zamanlı olarak ders verdiğimiz Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nden bu dönem başında bizlere gönderilen bir e-posta mesajıyla atıldığımızı öğrendik. Üstelik atılmamız, öğrenebildiğimiz kadarıyla, derslerin başlayacağı haftanın hemen öncesindeki Cuma günü saat 16.00’da Dekan Prof. Dr. Ulvi Avcıata’nın bastırmasıyla kararlaştırılmış ve e-postalı bildirim öğrenciler bizlerin derslerini seçtikten sonra yapılmıştı. Çoğu doktorasını yapmaya devam eden genç akademisyenler olarak, yarı-zamanlı pozisyonda iş güvencesinden yoksun olduğumuzu biliyorduk. Yine de kurulmasında büyük emeğimiz geçen bir bölümden, bu yıllar boyunca orada olmayan bir dekanın iki dudağının arasından çıkan sözlerle atılacağımızı beklemiyorduk. Ancak daha sonra öğrendiklerimiz, başımıza gelenlerin sadece küçük bir parçasını oluşturduğu ve merkezinde İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü bulunmakla birlikte bütün üniversiteye farklı yansımaları olan bir politikayla karşı karşıya olduğumuzu gösterdi.
Akademide kadrolaşma
Derslerimizin kadroya alınan öğretim üyelerine bölüştürülmesiyle oluşan yeni ders listesine göz attığımızda durumun bize yapılan yakışıksız muamelenin ötesine geçen boyutları olduğunu fark ettik. Uzun süredir ders verdiğimiz için iyi tanıdığımız bölümde kendilerine yardımcı doçent, doçent ve profesör kadrosu verilen yeni bazı isimleri listelerden seçebiliyorduk: Daha sonra İnsan ve Toplum Bilimleri Bölüm Başkanlığı’na getirilecek olan Prof. Dr. Sait Özervarlı, bundan önce İlahiyat Fakültesi’nde “kelam” dersleri veren bir öğretim üyesiydi. Fatih Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden gelen Yrd. Doç. Dr. Süleyman Doğan’ın Vakit ve Ortadoğu gazetesinde yazıları yayımlanmış. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nden gelen Prof. Dr. Neşet Toku, türbana özgürlük bildirgesine imza atmış ve Zaman gazetesine yorum yazıları yazmış. Yeni Şafak’ta yorum yazıları yayınlanan Doç. Dr. Ergün Yıldırım “modernleşme ve İslam” üzerine çalışmalar yapmış. Doç. Dr. Caner Taslaman’a ise akıllı tasarım sitelerinde çok sayıda atıf yapıldığı gibi, doktorasını İlahiyat Fakültesi’nden aldığı ve TBMM tutanaklarında Adnan Hocacılardan kopan Kızıl İmamcıların bir üyesi olarak belirtildiği görülüyordu. Bu isimlerden sadece Caner Taslaman daha önce bizimle aynı statüde ders vermişti ki, biz atıldığımız halde o kadroya geçti. Ortak noktaları dini referanslı çalışmalar ve yayınlar yapmak olmak, internet taramasıyla yazdıkları kitapları öğrenmek de mümkün olan bu isimlerin, İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’ne atanması ise büyük oranda bölüm başkanlığını üstlenen yeni dekan eliyle gerçekleştirildi.
Yerimize ders verecek isimlerin bu ortak kimliğini öğrendiğimiz anda, başımıza gelenlerin akademiye yakışmayan bir yönetici tavrı olmanın ötesinde, sistemli bir kadrolaşma harekatının belki çok da önemsenmeyen bir ayağı olduğunu da anladık. Üstelik bu atamalardan hemen önce, Kürt sorunu konusundaki açıklamaları nedeniyle arkadaşımız Özgür Sevgi Göral’ın hak ettiği atama yapılmamıştı. Göral’ı atamayan yönetim kendisini “Atatürk ilke ve inkılâplarına uygun nesiller yetiştirmeye” uygun görmemişti. Ancak demek ki yeni kadronun gözardı edilemeyecek siyasi eğilimlerinin Atatürk’e bağlı nesiller yetiştirmeye katkıda bulunacağını düşünmüştü. En az Göral’a yapılanlar ve ardından bizlerin başına gelenler kadar üniversite kimliği ve öğrencilerimiz adına duyduğumuz endişe de bizi sesimizi daha fazla çıkarmaya sevk etti.
İslam’ı sorgulamak
Tepkiler yükseldikçe üniversite yönetiminin de uygulamalarını savunmaya başladığını gördük. İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde yaşananların basına yansıması üzerine Yıldız Teknik Üniversitesi Basın Danışmanı Murat Erdin’in konuya ilişkin açıklaması ilginçti: “Bahsettiğimiz konu insan ve toplum bilimleri. İnsanın olduğu yerde din vardır zaten. Dolayısıyla ilahiyatçının böyle bir bölümde olmasında garipsenecek hiçbir şey görmüyorum.” Erdin’in atladığı ama bizim bu tartışmada atlayamayacağımız birkaç önemli noktayı vurgulamamız gerekiyor. Öncelikle, söz konusu olan, kurumsallaşmamış ve bir profesörden, iki yardımcı doçentten oluşan İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’ne bölüm öğretim üyelerine danışılmadan ve daha da önemlisi, akademik kimlikleri İslami referanslarla belirlenen çok sayıda ismin aynı anda atanmış olması. Garipsenecek ilk nokta budur.
İkincisi, insanın olduğu yerde dinin de olduğu doğru olmakla birlikte, din ancak bir toplumsal olgu olarak ele alındığında üniversitedeki akademik üretimin ve öğretimin bir parçası haline gelebilir. İnancın akademik üretimi ve öğretimi belirlediği koşullarda biz artık toplumsal bir olgu olarak, yani doğduğu koşulların güdüleyiciliği, peygamberlerin sosyal pozisyonları, insanlık tarihi içerisinde olumlu ve olumsuz etkileri bakımından bir inceleme nesnesi olarak dinden bahsetmiyoruz. Bu durumda, tüm dinleri ve inançları kapsayacak biçimde dini bir inceleme konusu yapmaktan değil, dinsel inanışlarını bir gözlük olarak kullanan akademisyenlerden bahsediyoruz.
Üçüncüsü, din ve özgür düşünce arasındaki kadim mücadeleyi, bu mücadelenin belli siyasi pozisyonların bir gereği olarak görmezden gelindiği bugünlerde ısrarla gündeme getirmekten imtina edemeyiz. Bu ülkede, şu anda İslam dinini getirdiği inanç sistemini, ritüelleri vs. açıkça ve korkusuzca eleştirme hakkına sahip miyiz? Daha dar bir çerçeveye sokarak soralım: Bu kadrolaşmanın ardından, İnsan ve Toplum Bilimleri tarafından verilen derslerde, dinsel inanışı ve İslam dinini özgürce eleştirme hakkının ve bu hakkın kullanılabileceği bir zeminin var olmaya devam ettiğini samimiyetle söyleyebilir miyiz? Konuları arasında Rönesans, Reform, Aydınlanma düşüncesi olan, öğrencileri arasında Hıristiyan veya Musevilerin bulunabildiği, öğrenci kitlesinin büyük bir kısmının ise Türkçü-Osmanlıcı-İslamcı bir eğitimden geçerek geldiği bir dersin, böyle bir kadrolaşmanın ardından nasıl verilebileceğine ilişkin kaygılarımız boş sayılabilir mi?
Beslediğimiz kaygılardan ürettiğimiz bu soruları daha da çoğaltmamız mümkün. İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde yaşananları, aslında, bir üniversite bölümü özelinde Türkiye’deki genel resmin yeniden üretilmesi olarak tanımlanabileceğini düşünüyoruz. Bir yanda işsizlikle sınanan, güvencesiz çalıştırılan gençler, diğer yanda belli bir dini görüşü paylaşmanın “yeterlilik” için ölçüt sayıldığı kadrolaşma faaliyetleri...