| | ||||||||||||
| ANASAYFA | HABER ARA | FOTO GALERİ | ANKETLER | SİTENE EKLE | RSS KAYNAĞI | ||||||||||||
| ||||||||||||
MENÜHABER ARAEN ÇOK OKUNANLARSON YORUMLANANLAR |
Ahmet Şık: Hepsi Diyarbakır Cezaevinde yaşandı netekimHepsi Diyarbakır Cezaevi’nde yaşandı netekim…
Hepsi Diyarbakır Cezaevi’nde yaşandı netekim…3/11/09 - 17:56 Ahmet Şık “Ağzımda pislik, hazır ola geçtim” Gazeteci Hasan Cemal’in 2003 yılında çıkardığı “Kürtler” isimli kitabı ilgilisinin, meseleyi bilenin hiç de yabancısı olmadığı, insan olanının insanlığından utandığı bildik bir hikayeyle başlıyordu. Kitabında “Felat Cemiloğlu’nun başından geçenleri ilk kez bir Diyarbakır akşamında 1990’lı yılların başında kendi ağzından dinlemiştim” diyen Cemal, ”Hapishaneden çıktıktan sonra genç olsaydım, dağa çıkardım” diye sözlerine başlayan Felat Cemiloğlu’na bırakır sonra sözü: Bu kalp seni unutur mu?
________________________________________________ HaberVs’yi Facebook sayfamıza üye olarak da izleyebilirsiniz —————————————————————————————————————————— Nereden çıktı şimdi Diyarbakır Cezaevi derseniz meramımızı anlatalım. Son zamanlarda okul mu olsun müze mi tartışmalarına konu olan Diyarbakır Cezaevi’ni buraya taşıyan Show TV’de bir süredir yayınlanan bir dizi oldu. Adını Fikret Kızılok’un o güzel şarkısından alan “Bu Kalp Seni Unutur mu?” 12 Eylül 1980’e dek gelen dönemi anlatan Hatırla Sevgili’nin elde ettiği başarının ardından yola çıkan dizi bir bakıma selefinin kaldığı yerden devam ediyor. Çok ahkam kesecek değilim. Ancak genel olarak başarılı bulduğum Bu Kalp Seni Unutur mu? özellikle yakın tarihi anımsamak, bilmek ve en önemlisi maalesef sevinç alkışlarıyla karşılanan 12 Eylül darbesiyle birlikte bu ülkenin üzerinden geçenin ne olduğunu anlamak için merak uyandıracak bir dizi.
PKK’yi yaratan cezaevi Son bir kaç yıldır darbe sözcügünün daha bir sık kulanıldığı, kimi darbeseverlerin cezaevine atıldığı bir dönemde içinde sıklıkla “Sıkıyönetim Komutanlığı’nın bilmem kaç numaralı bildirisi”, “Sokağa çıkma yasağı başlamadan eve dönelim” gibi repliklerin geçtiği, işkencede katledilmekten kurtulanların çığlıklarının kulaklarda yankılandığı, izleyenlerin tüylerini diken diken eden bir dizi Bu Kalp Seni Unutur mu? Bu yazının yazılmasına vesile olan ise dizinin bu gece (3 Kasım 2009, Salı) yayınlanacak 4. Bölümünün Diyarbakır Cezaevi’nin anlatılamayacak kadar ağır hikayesine dokunmasından. “Sen 12 Eylülde neredeydin?” Kürt açılımının tartışıldığı, tartışmada kullanılan dilin silah bırakıp dağdan inenleri yeniden dağa çıkartacak denli ırkçılaştığı, darbe tehlikesini her daim içimizde hissettiren şu günlerde zamanlaması hiç de fena olmadı. “PKK’yi yarattı” diye anılan, öyle ki içeri düşen sıradan insanları dahi PKK’li yapmayı başarmış bir cezaevinde ne yaşandığını kıyısından köşesinden anlatıyordu dizi. Yazının başında 12 Eylül darbesinin üzerinden 30 yıl geçmesine karşın kimsenin nedamet getirmediğini söylemiştik, eklemeyi unutmuşuz o nedameti getirmesini istediğimiz Nazi filmlerindeki subaylardan beter işkencecilerden ömrü yetenlerin hiç birinden hesap sorulmadı bu ülkede. Her biri yurdumun dört bir yanında belki de izlemenizi tavsiye ettiğim diziyi “keyifle” izleyerek günlerini geçiriyor. Kimisi dedeniz ya da babanız ya da hayatınızı paylaştığınız kişi belki de. Biz bilmiyoruz kim olduklarını ama siz, Ece Temelkuran’ın bir yazısında dile getirdiği gibi çok basit bir soruyla öğrenebilirsiniz. Yapmanız gerken tek şey, “Sen 12 Eylülde neredeydin?” diye sormak. 34 ölü, yüzlerce sakat, sıfır ceza Öyle bir cezaeviydi ki Diyarbakır hakkında onlarca kitap, belgesel yapıldı, yapılıyor. İngiliz The Times gazetesi tarafından 29 Nisan 2008’de “Dünyanın en kötü 10 cezaevi” içerisinde gösterilen cehennemin sağ kalmayı başarabilen tanıkları yakın zamanda, 78’liler Vakfı’nın oluşturduğu Diyarbakır Cezaevi için Gerçekleri Araştırma Komisyonu’nun hazırlıkları süren belgeseline anlattı yaşadıklarını. Yaşadıkları anlatılamayacak kadar vahşet doluydu. 12 Eylül diktatörlüğünün suçlularını işaret etmek, hesap sormak için anlattılar. 12 Eylül darbesini izleyen 1981-84 yılları arasında Diyarbakır tabutluğunda 20 tutuklu aldığı ağır darbelerle, 5 tutuklu da açlık direnişinde öldü. Koşulları protesto eden 5 tutuklunun kendini asarak, dördünün de kendini yakarak yaşamına son verdiği, yüzlercesinin sakat kaldığı bu dönemin “vahşet orkestrası”ndan hiçbir görevli ceza almadı. “İnsan soyu böyle bir zulüm görmedi” 2003 yılına dek arkadaş, ya da mağdur sohbetlerinin konusu olan Diyarbakır Cezaevi, Serbesti adlı derginin Eylül-Ekim dönemi 14. sayısında yayımlanan tanıklıklarla kamuoyunun dikkatine sunuldu. Dehşeti birebir yaşayan 29 tanık ile iki savunma avukatının anlattıklarına insan hakları odaklı habercilikle ilgisi olmayan ana akım medya dahi duyarsız kalamadı ve okuyucularına duyurdu. Serbesti dergisinde tanıklık yapanlardan biri de 2 yılını bu cehennem kuyusunda geçiren Nuri Sınır’dı. 2003’te 51 yaşındayken dergiye konuyan Sınır cezaevine girdiğinde 27 yaşındaydı. 4 sağlam dişini çürükler yerine cezaevi diş hekiminin çekip aldığı; bel fıtığı, ağrılar, aşırı derecede irade dışı reaksiyon gibi sağlık problemleri yaşayan Sınır bu dehşet süreciyle ilgili duyduklarını 1987’de bir kez de yaşayanlardan dinlemek isteyen yazar Aziz Nesin’le ilgili bir anekdotu, “İnsan soyu böyle bir zulüm görmedi” diyerek Serbesti dergisinde şöyle anlatıyordu: Azizi Nesin bile inanmadı “Sanırım 1986-87 yıllarındaydı; bir gün bizim şair Yılmaz Odabaşı beni aradı ve dedi ki: ‘Aziz Nesin burada, cezaevinde kalmış ve cezaevi uygulamalarının canlı şahidi olan birkaç insanla görüşmek istiyor, aklıma siz geldiniz ve bir de Mesut Baştürk arkadaşım var onunla da konuştum’. Hatta o sıra Yılmaz’a ‘Eğer şimdiye kadar Aziz Nesin Diyarbakır Cezaevine ilişkin sağlıklı bir bilgi edinememişse, bu saatten sonra ona neyi anlatabilirim’ dedim. Yani gerek yok görüşmemin bir anlamı yok şeklinde bir şeyler dile getirmiştim. Yılmaz çok rica etti, çok ısrar etti. Neyse biz randevulaştık; Derya Oteli diye bir otel vardı. Oraya gittik, bir kış günüydü, kar yağıyordu hava da çok soğuktu. Bir merhaba faslından sonra oturduk, çaylarımızı içtik. Aziz Nesin, ‘Çocuklar” dedi, “bu cezaeviyle ilgili çok şey söylendi, ancak siz orada canlı yaşayanlardansınız, sizden dinlemek istiyorum’ dedi. Anlatmaya başladım, mesela ‘banyoya giderken, mahkemeye giderken, mahkemeden dönerken, görüşmeye giderken, işte havalandırmaya çıkarılırken’ gibi başlıkların altında cezaevini anlatıyorum. Benden sonra Mesut devam ediyor. Sonra ben anlatıyorum; ben atlatıyorum, o anlatıyor. Neyse böyle 27- 28 tane olayı Aziz Nesin’e anlattık. Tabii biz bunları anlatırken Aziz Nesin çok dalmıştı; pencereden, yağan karı seyrediyordu. Sonra bir ara dönüp bize baktı ve şunu söyledi: ‘Yahu çocuklar, ben kendi hayal dünyamı çok geniş biliyordum. Ama bakıyorum ki, Kürtlerin hayal dünyası benimkinden daha çok genişmiş’. Yani anlattıklarımıza inanmadı ve anlattıklarımızı bir hayal ürünü olarak değerlendirdi. “Göz görür dil anlatamaz” Dergide yer alan diğer tanık anlatımları ise şöyle: Osman Karavil: Koridorda sıra dayağından geçirildikten sonra hücrelere dağıtıldık. Tek kişilik bu yere yedi kişi sığdırıldık. Askerler göründü, “Ellerinizi uzatın” dediler. Hücrenin, kapı ve penceresinden ellerimizi uzattık. Yoruluncaya kadar dövüp gittiler. Bu dayaklar, tahminen her yarım saatte bir tekrarlandı. Sonra hücre dayağı düzenine geçildi. Günde üç fasıl, sabah, öğlen, akşam… K.Y.: Tutuklandığımda 16 yaşımdaydım. İdamla yargılanıp 24 yıl hüküm giydim. Bana cop sokmaya çalıştılar, çok direndim, kafamı duvarlara vurdum, kendime büyük zarar vereceğimi gördüler, benden vazgeçtiler. Ama arkadaşlarımdan yaklaşık 200-250 insana cop soktular. TKPML-TYKO davasından Garabet Demircioğlu diye bir arkadaşımız vardı. Esat Oktay Yıldıran’ın kendisi gelip gururla “Garebet’i sünnet ettirdik, ismini de Ahmet olarak değiştirdik. Artık adı, Garabet veya Garbis değil Ahmet’tir” diyordu. Gerçekten o arkadaşımıza, “Maşallah”lı sünnet elbisesi giydirerek, törenle sünnet ettirdiler. Tabii, sünnet ettirdikten sonra ismini de Ahmet olarak değiştirdiler. Ayrıca ASALA’nın eylemlerinden dolayı, gece yarısı koğuşlara yapılan komando baskınlarıyla hepimizi dayakla yere seriyorlardı ama Ermeni arkadaşlarımız olan Garabet arkadaşımızı ve fare yedirilen arkadaşımızı da özel olarak dövüyorlardı. Tabii, o sebepsiz gece baskınlarının, ASALA’nın eylemelerinden dolayı yapıldığını daha sonra öğrenecektik. Nazif Kaleli: Üzerinde 40 çivi olan bir sopa vardı, onunla vuruyorlardı. Bir tane ‘kuzu’ dedikleri sopa vardı, bir de ‘koç’. Biz her zaman copu tercih ediyorduk. Cop korkunç acıtıyordu, ödem oluşturuyordu, ama daha sonra geçiyordu. Ancak sopalar kemikleri eziyordu. Cevdet Baran: Bişar Akbaş adında bir arkadaş vardı. Gardiyanların emrine karşı çıkıyordu, yürümüyordu. Hem rahatsızdı hem de inat ediyordu. Bir gün gardiyan kolumdan tuttu ve “Çık” dedi. Bişar’ın yanına götürdüler. Onu karın içine yatırmışlardı ve bana “Ağzına işeyeceksin” dediler. “Yapmıyorum” demedim. “Gelmiyor komutanım” dedim. Beni dövmeye başladı. Epey dövdü, karın içinde sürdürdü, tabanlarıma vurmaya başladı. Ne yaptıysa “Gelmiyor” dedim. Sonunda beni de Bişar’ın yanına yatırdı. Hasan Daş: Hücreler kötü, koğuşa gitsem rahat ederim, diye düşünüyordum ki, 6’ncı Koğuş’a götürdüler. Gardiyan geldi, “Yeni gelenler öne çıksın” dedi. Elinde bir değnek, değneğin adı Haydar. Bana, “Kaç gün hücrede kaldın” dedi. “Bir ay” dedim. “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini ve Andımızı da mı ezberleyemedin?” diye sordu. “Hayır, okumam-yazmam yok komutanım” dedim. Haydarla bayıltıncaya kadar dövdü. 53 tane marş ezberledim. Her bir kelimesi için yüz ellinin üzerinde cop yedim desem, asla mübalağa olmaz. Mehmet Ece: Bir gün gardiyan çağırıp dövdükten sonra ağzıma cop sokup “Dişle” dedi. Copu dişlediğimde hızla çekti ve önden iki dişim kırıldı. Kırılan dişlerimin kökleri kaldı. Bir hafta sonra yüzüm, gözüm balon gibi şişti. Aynı gardiyan, “Niye yüzün şiş” diye soruyordu. “Ranzadan düşerken dişlerim kırıldı komutanım” diyordum. Mehmet Emin Kardeş: Dövüyorlar, muhakkak dövdüğü kişinin bir tarafını da kırıyorlardı. “Ne oldu sana?” diyorlar, “Ranzadan düştüm komutanım” diyorduk. Herkese avuç avuç bok yediriyorlardı, bu çok sıradandı. 23’üncü Koğuş’ta Y.A. adında bir arkadaşımız vardı. Herkesin gözü önünde ona cop soktular. Cop sokma, bok yedirme çok adettendi. Paşa Akdoğan: Traş kremini, kalın çizgiler şeklinde yüzümüze sürdüler, sonra upuzun ince bir ip getirerek, “Tren yapacağız” dediler. Herkesin penisine ip bağladıktan sonra “Koş” dediler. Koşuyoruz ama en ufak bir şekilde geride kalmak herkesi gerdiriyordu ve aynı zamanda hep birlikte oturup hep birlikte kalkmak zorundaydık. Bir süre o şekilde koşturup yat-kalk yaptırdılar. Sonra alt hücrelere indirdiler. Banyo dedikleri de lağımdı. Köpeği öyle alıştırmışlardı ki, tekmil vermediğin zaman saldırırdı. Üzerimizdeki elbiseleri parçalardı ve hiçbir şekilde ona karşı bir şey yapamazdık. Selahattin Bulut: Kapı açılıp karavanayı içeriye getirmeden önce gardiyan bizi çok döverdi. “Verdiğim yemeğin hakkını istiyorum” derdi, ta ki bir tarafımızdan karavanaya kan akana dek döverdi. O işkence döneminde günde üç öğün, kanlı karavana yerdik. Diş macunu, deterjan, çöp gibi şeyleri yediriyorlardı. Cezaevine Türkçe bilmeyen ziyaretçi alınmazdı. Türkçe bilmeyen nenem, dilsiz taklidiyle görüşe girdi. Ağzından bir kelime çıkmadı. Sadece hıçkırıyor, yaşlı gözlerle bana bakıyordu. Ben çıkmadan da öldü. Behlül Yavuz: Bir gün, “Sizi hamama götüreceğiz” dediler. İki ayda bir yarım kova soğuk su bize ya düşüyor ya düşmüyor. Bu hamam nereden çıktı diye endişelenmeye başladık. Hamama gittik, “Soyunun” dediler. Herkes çırılçıplak soyundu. “Su dök”, biraz su döküldü. “Sabun sür”, sabun sürüldü. “Su dök”, biraz su döküldü ve “Giyin, çık dışarı” dediler. O ıslak ve sabunlu halimizle, atlet ve külotları giydik. Büyük koridorda, “Tek kol sıra halinde dizilin” dediler. O koridor, dayaklar nedeniyle hep kan ve irindi. Birinci sıra kaba kirleri sildi, ikinci sıradakiler arta kalan ince tabakayı siliyorduk, üçüncü sıra da tertemiz siliyordu ve o halde bizi koğuşa geri getirdiler. O pislikle yatmak zorundaydık. Her taraf kan ve irindi. Aşırı bir bitlenme vardı. Sekiz saat sürekli dayak yiyorduk. Dayak yemediğimiz yemek aralarında ve molalarda da birisi Atatürk’ün nutukları ve yaşamını okur, biz de tekrarlardık. Cemşit Bilek (12 Eylül döneminde Diyarbakır’da siyasi dava avukatı): Müvekkillerimiz mahkemede hazırolda duruyordu. Konuşma hakları yoktu. Sandalyede oturmuş, ellerini nizami şekilde dizlerinin üstünde tutuyorlardı. Kafalar sıfır numara tıraşlı, tek tip elbise içinde, başlarını dik tutarak, tek bir noktaya bakarak, put gibi durmak zorundaydılar. Ölümü de göze alarak kalkıp konuşanlar oluyordu. Rahmetli Necmettin Büyükkaya, geldiği son duruşmada ayağa kalktı, söz istedi. “Bir sonraki mahkemeye kadar yaşamayabilirim, haberiniz olsun, beni sürekli tehdit ediyorlar. Sonra ‘Yok kalpten gitti, şundan, bundan gitti’ türünden düzmece bir tutanak da tutarak beni öldürebilirler. Ancak gördüğünüz gibi ben çok sıhhatliyim” dedi. Ve gerçekten de bir sonraki mahkemeye gelmeden öldürüldü. Adnan Güllüoğlu: Hakkarili yaşlı bir adam vardı; o kötü şartlara rağmen namazını kılardı; onun da kullandığı tek bir bardak suydu. Bir gün beni çağırdı; yanına gittim. Yarı Kürtçe yarı Türkçe anlatabildiği kadar, zaten Kürtçe yasaktı görselerdi öldürürlerdi, ‘Doktor, ben kendimi öldürmek istiyorum’ dedi. Ben çok şaşırdım; hani Müslüman bir adam bunu nasıl der? ‘Vazgeç falan’ dedim. ‘Hayır, ben seninle bunun tartışmasını yapmıyorum. Eğer dener ve başaramazsam ondan korkuyorum. Bana kesin başarabileceğim bir şey söyle’ dedi. Ondan da çok etkilenmiştim. Mesut Baştürk: Bir gün hücremize Diyarbakır Eski Belediye Başkan Yardımcısı Kemal Ezber’i getirdiler. Kemal Ezber, eski arkadaşım ve sevdiğim bir dostumdur. 12 Eylül döneminden önce hiç bir örgütle ilişkisi de olmamıştı. Soruşturmada TKP ile ilgili bağ kurmuşlardı. Öğrencilik döneminde devrimci bir tutum benimsemişti. Burnu aynı yerden 3 defa kırılmıştı. Akıllı, zeki, esprili bir arkadaştı. Hoş geldin dayağını attıktan sonra bizim hücreye getirdiler.Kendine geldikten sonra askerler geldiler. ‘Yeni gelen ibne dışarı çıksın’ dediler. Kemal dışarı çıktı. Esas duruşta bekliyor. Askerin biri; “Ulan ibne, hangi örgüttensin?” dedi. Kemal cezaevine girişte yediği dayağın korkusuyla, daha az dayak yerim diye “Cumhuriyet Halk Partisi örgütü üyesiyim komutanım” cevabını verdi. Bütün askerler şaşırmıştı. Hiçbir gardiyan CHP isimli bir örgütü duymamışlardı. Cezaevine binlerce insan geliyordu. Bular, PKK, TKSP, KUK, DDKD, RIZGARİ, KAWA, TKP, TİK-KO, KURTULUŞ, DEV YOL gibi örgütlerdi. Gardiyanlardan biri bağırdı; “Vay be, yeni bir örgüt kurulmuş. Ulan orospu çocuğu, şimdi ananı s..tik”. Kemal’e yüzlerce cop vurdular ve komaya soktular. Haluk Yıldızhan: Koğuş her sabah 5 veya 5:30’da yataktan kaldırılırdı. Tuvalet, el yüz yıkama (eğer su varsa) kör jiletle (permatikler-koğuş dışında tutulup sadece tıraş için içeri verilirdi) susuz, sabunsuz ve aynasız, yüzleri kanata kanata yapılan tıraştan sonra sabah sayımına kadar ‘eğitim’ düzeninde, yerinde sayarak marşlar okunur, sayım provaları yapılırdı. Sayım düzeninde beklerken kapı aniden açılır, sorumlu tekmil vererek koğuşun künyesini okur ve sayıma hazır olduğunu söylerdi . Sayımı yapan görevli (bazen subay, bazen çavuş ve er) ranza önünde ikişer sıra dizili olan tutukluların göğsüne bazen yumruğuyla bazen sopayla vurarak saydırırdı. Beğenilmeme durumunda ki çoğu kere beğenilmezdik, defalarca tekrarlatılır; koğuş cezalandırılırdı. Sayımın ardından eğer havalandırma sırası gelmişse havalandırmada, gelmemişse içeride eğitim yapılırdı. İçeride yapılan eğitimde, o daracık mekanda, her tarafı kapalı tutuklu koğuşta (pencere açmak yasaktı ve pencereler, tavan ve duvarlar tutukluların parasıyla alınmış boyalarla boyalı, yazı ve sloganlarla donatılmış (10 santimetrekaresi bile boş yer bırakılmamıştı), sıcakta-soğukta saatlerce “eğitim” yapılırdı. Tutuklular, eğer “teorik” eğitim yapılıyorsa (oturarak veya ayakta) bir tutuklu elindeki bir kitabı (çoğu zaman Nutuk’tu bu) okur, diğerleri de okunan cümleyi, kelimeyi sesli bir şekilde tekrarlardı. Eğer “pratik” eğitim yapılıyorsa, tutuklular ikişer sıra halinde ranzaların önünde marşlar ve sloganlar eşliğinde yerinde sayarak yürüyüş provaları yapardı.
Ve diğerleri…. * Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran tutukluları aç bırakmaktan zevk alırdı. Doktor Orhan Özcanlı ise; susuz bırakmaya bayılırdı. Diyarbakır sıcağında, yazın ortasında vanadan suyu keserdi; beş veya altı gün tek damla su akmazdı. Tutuklular ardarda düşer bayılırdı. Koğuş gardiyanları Doktor Orhan Özcanlı’ya koşarlardı. Koğuş kapısına kadar gelen Dr. Orhan ile gardiyan arasında tiyatro başlardı:
İnsanlığın sınırlarını zorlayan işkenceler Diyarbakır Cezaevi Gerçeğiyle Yüzleşme Araştırma ve Adalet Komisyonu raporundan akıllara durgunluk veren işkence yöntemleri şöyle anlatıldı: Köpek Saldırtma: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu. Zincir: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.
|
GALERİ |
||||||||||
|
.:DÜİK:. Dicle Üniversitesi İzleme Komisyonu İnternet Sitesidir. Sitenin tüm hakları saklıdır.©2009
Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
||||||||||||